Perşembe, Haziran 25, 2009

Time After Time





Dün geldi elime kitap, ilk okumaya başladığımdan beri daha kafamı kaldıramadım.
Çok görüyordum kitapçılarda falan; ama dikkatimi çekmesi için kitaptan uyarlama filmin fragmanını izlemem gerekiyormuş. Güzel fragman, muhtemelen güzel bir film.
Kitap zaten harika.
Eğer vaktiniz olursa, öneririm: The Time Traveler's Wife.

Salı, Haziran 23, 2009

Aradığınız Numaraya...

Kayıplardayım.
Ama kafamda hiçbir şey yok, ondan. Bütün günlerimi kitap üstüne kitap okuyarak geçiriyorum.
Geçen gün tam 500 sayfa okudum - on iki saatimi aldı; ama becerdim. Becerdim de n'oldu, sonrasında mide bulantısı, başağrısı ve vertigo olduğunu iddia ettiğim bir his yaşadım. Ama bütüüün Twilight kitaplarını bitirmeme 150 sayfa kaldı.
Çok mu lazımdı, hayır.
Onlar haricinde bu yaz bitirdiğim kitap sayısı 6. Şimdilik. Bu hafta sonuna kadar bu sayıyı 8'e çıkarmayı umut ediyorum.
Neden? Çünkü işim yok. Okumayım da ne yapayım yani.
O yüzden benim de hakikaten anlatacak bir şeyim yok. Ondan kayboldum.
İnşallah okul açılınca beynim normal çalışma düzeyine ulaştığı için döneceğim.
Bir nevi blog tatili. Bir nevi.

Pazartesi, Haziran 15, 2009

The Goodbye Girl

Olarak değiştireceğim blogumun ismini. Bana kalırsa daha uygun. Benim için.
Kısacık bir İstanbul gezisi yaptım haftasonunda - ama hiç tahmin etmediğim şekilde içim parça pinçik oldu.
Ağırlaştım, Pazar günü kendi başıma gezerken birden durgunlaştım.
Demin de mezuniyet resimlerini gördüm arkadaşların zaten. Tam bir sene önceydi. Ben de o resimlerden çektirdim, efendim, o zaman çok farklı bir hayatım vardı benim.
Tamam, bazı açılardan çok da farklı değildi, kabul. Yine sürekli okuyordum, işim aynıydı, bazal olan her şey hiç de farklı değildi yani.
Ama zannedersem hayattaki çok büyük gözükmeyen şeyler bazen çok büyük fark yaratıyor.
İlişkiler bitiyor. İlişkiler başlıyor. Oluyor. Olmuyor. Seviyorsun. Sevmiyorsun. Kestirilemiyor.
İnanmak istiyorsun, inanabileceğini bildiğin halde, sonunda sen beceremiyorsun.
Hep böyle oldu son üç senedir, sürekli bir 'Goodbye Girl' halinde geziyorum şehirden şehire, kıtadan kıtaya. Önce Anadolu'dan Avrupa kıtasına geçtim, sonra Avrupa'dan Amerika'ya.
İstediğim de buydu zaten, kısaca ağlayana meme verdiler. Özel bir durum yok.
Ama insan bir yerden bir yere gidince, eski yerinde de hayatının hayat olduğunu unutuyor işte. O hayatta da mutlu olduğu şeyler, mutlu olduğu kişiler, mutlu olduğu yerler olduğunu unutuyor.
Ya da ben unutuyorum. Ama nasıl yaşanır sürekli artık olmadığın yerlere bağlı kalarak, ben onu da bilmiyorum.
O yüzden herhalde, suçluluk değil de, kırıklık yaşadım ben haftasonunda. Avrupa yakasına geçmeyi içim yemedi. Oradaki hayatım aklıma geldi, bir şeylerden vazgeçmek için ille o şeylerin kötü olması gerekmediğini; ama vazgeçmeyi tercih etmenin olduğun yere ve güne bağlı olabileceğini düşündüm sürekli.
Döner miyim İstanbul'a? Bilmiyorum. Ama Nilüfer'in şarkısı gibi, aynı yere dönsem bile aynı zamana dönme gibi bir opsiyonum yok.
O opsiyonu istiyor muyum, o da şaibeli.
Ki bence en büyük sorun dönmek, dönebilmek ya da dönmeyi istememek de değil. Esas problem sonrasında güzel şeyler başlıyor olsa bile, insanın bir şeylerin hayat boyu bittiğinin farkında olması zannedersem. Sonrasında daha mutlu olsanız bile, dönüp 'Ben burada da mutluydum, güzel günlerdi onlar da.' demesi.
Hiç düşünmediğim şekilde, bir şeylerin bitmesinden mutlu olabilmek, hayatın düzeni olarak oradan oraya ilerlemekten daha büyük bir mutluluk belki.
Bilmem. Ben sadece üzüldüm. Benim yapabileceğim başka bir şey yok önüme bakıp yürümekten.

Çarşamba, Haziran 10, 2009

E Yani.

Sonunda.

Cumartesi, Haziran 06, 2009

Bildiğiniz Gibi Değil.

"Save a Horse, Ride a Cowgirl"' yazan stickler satılıyormuş, ben görmedim; ama varmış.
O yüzden bilmeden şarkıyı dinlediğimde şarkının isminin "Save a Horse, Ride a Cowboy" olduğunu düşünemezdim. Haley Bonar'ın "Size of the Planets" albümünün ilk şarkısı, Haley Bonar da Minnesotalıymış.
Bana bir CD hediye gelmişti, bir buçuk ay kadar önce. Zaten tepe sersemi olmuşum, CD'yi koyup da bu şarkıyı duyunca daha da fena olmuştum.
Dediğim gibi, şarkının ismini bilmiyordum o zaman.
Ama acayip, enteresan, ilginç, değişik bir şarkı bu. İnsanı çok fena yapıyor.
Ve ismine bağlı olarak tahmin ettiğiniz nedenden de değil.
Üzücü mü, ağır mı, tam olarak parmağımı basıp da 'Ahanda bu yüzden!' diyemiyorum o sebeple.
Ama hemen Haley Bonar'dan 'Save a Horse, Ride a Cowboy' şarkısını dinlemenizi hararetle öneririm.
Bir başka grubun da (Big & Rich) aynı isimli bir şarkısı var - söylediğim şarkının onunla alakası uzaktan yakından YOK. Onu dinleyip de beni ayıplamayın sonra.
Bonar "Sence biraz acayip değil mi?" diye soruyor, şahsen bence çok acayip. Her duyduğumda daha bir acayip geliyor ya, neyse.

Cuma, Haziran 05, 2009

Bazen gelen yorumlar hakikaten beni hayatta olduğuma inandırıyor. Bir yazım vardı, Nil'in 'Vahdettin' adlı şarkısı için, ona gelmiş. Yeni gördüm. İçimden cevap vermek geldi, elimde değil. Gelen yorum şöyle:
'Vahdettin maduresi arkadaşım, neden hep tarihinin içinde kaybolup gitmiş şeyler daha sonrasında güzellik yerine kabusvari bir dille anlatılır bunu anlayamıyorum. Hani bu tarif etmiş olduğun karakteri oluşturan etkenler senden ve senin gibilerden kaynaklı olmasın sakın? Yıllarınıda vermişsin bi analiz için ugraşmışsın şarkılarla bezeli bir hal aldırmışsın ama o midesi kaldırabilenlerden veya midesi olmayanlardan olmuşsun. Hayatının fotosentezden farksız olduğu dönemde üzerine tuz biber ekmiş tatlandırmışsın, daha doğrusu hayat bulmuşsun. Hadi suçlu ara bu karakterle senin aranda yaşananlardan. Tabiatı gereği kadın suçlu olamaz zaten ortada bir ilişki varsa suçlu açık ve net erkektir. Çünkü onların gücü vardır ilkel toplumdan beri ve herşeyin üstesinden gelecegine inanılıyor. Bol şans'

Sayın Tanımadığım Kişi,
Bahsettiğim kişi ve bahsettiğim ilişki hakkında zerre kadar fikriniz olmadığı takdirde bu derece bilirkişilik yapmaya kudret bulmanız, sadece erkeklerin ilkel toplumlardan beri gücü olduğuna inanılmasından değil, bana kalırsa sizin bir şahıs olarak her şeyi bildiğinize olan inancınızdan kaynaklanıyor.
Bana, tekrarlamam gerekirse bahsettiğim kişi ve bahsettiğim ilişki hakkında zerre kadar fikriniz olmamasına rağmen, verdiğiniz ayar günümü şenlendirdi.
Vahdettin gibi insanları yetiştiren kişiler benim gibiler arasından çıkmıyor merak etmeyin. Ama kendi başına bir birey olan kocaman bir erkeğin sorumluluğunu yine kadınlara yüklediğiniz için sizi ayrıca kutlamayı görevim bilirim.
Şimdi izninizle, fotosentezime geri dönmek istiyorum. Zira sizin gibilerin ürettiği karbondioksit gazını oksijene çevirmek için daha uzun süre çalışmam lazım.
Bol şans,
PBBC.

Perşembe, Haziran 04, 2009

İfa

'Gözlerimi kaparım, görevimi yaparım.' lafı, kimse kusura bakmasın; ama bana göre değil hiç.
O nedenle ifa edemiyorum görevlerimi ben. Daha paperımı bitirmedim (tez yazıyorum sanki), milletvekillerinin peşinden koşmaya başlamadım (ki zaten onlar bugün öğlene kadar Genel Kurul'da birbirlerini didikliyorlardı, bana vakit ayıracaklarını zannetmiyordum), daha görmem gereken kişileri ve yapmam gereken işleri ucundan tutmuş değilim.
Dün 'Bugün, paperın bittiği gündür.' diye uyandım, öyle kahvaltı ederken Twilight'ın ikinci kitabı New Moon'un hangi akla hizmet bilmeden indirdiğim audio book'unu dinlemeye başladım ve dört saat sonra anca yerimden kalktım. Amma sürükleyiciymiş.
Ama yani o Bella denen kızı ben döverim. Kendine gelsin, kız için her şey bir perde drama resmen. Anladık vampire aşıksın da, kalbim burkulurken ormanın karanlığı ruhumun rengine benzerken ben adını fısıldayan yapraklar arasında kendimi kaybettim ve bağırmak istedim sesim çıkmadı gibi muhabbetlere her 15 dakikada bir girmenin de anlamı yok şimdi.
Bulmuşssun Edward'ı, zaten gelecek (gelmezse hikaye olmaz), peşinde bir tane Jason Lautner (Jacob) bir de esasen şirin bir çocuk olduğunu düşündüğüm Denis midir nedir o var - e daha ne?
DAHA NE?!
Ama ben bu kitabı okuyorum evet. Bella'dan daha şapşal biri varsa, o da benim işte.
Paper da hikaye. O kadarını anlamışsınızdır.
Ama bugün bitecek. En geç yarın. Sonra önümüzdeki hafta görüşmelere başlamam lazım. Paper bitmeden New Moon'un devamı okunmayacak. Volturi kimmiş, öğrenilmeyecek. Zaten Sinem sonunu söylemişti (tamam, ben ısrar etmiş olabilirim.) o yüzden ne olacak biliyorum.
Keşke 'Ben okuyamam hiç o kitapları, zaten sadece Robert Pattinson için gittim filme de, söyle söyle söyle!' diye zorlamasaydım. Neyse.
Böyle hiçbir şey düşünmenize gerek kalmıyor bu Twiligt'a kaptırınca kendinizi - insanlar neden vampir, fantastik öyküler falan okuyormuş, şimdi anlamış bulunmaktayım. Harry Potter okumuştum zamanında; ama onun bile bir toplumsal tarafı var. Twilight'ta o bile yok.
Hani tombik ortaokul kızlarıyken gece günlüğümüze yazıp, hayal ettiğimiz erkekler, aşklar falan vardır ya, kitabın yazarı Stephanie Meyer da ondan hallice zaten işte.
Gerçi Edward biraz maço, bilmem kitapları okuyanlar farketti mi? 'Dediğim yapılacak.' gibi bir tavrı var; şimdilik Robert Pattinson'ın hatrına katlanıyorum bakalım; ama inşallah bu böyle gitmez.
Bir de Bitch'de bu ay Twilight üzerine bir yazı vardı, hazır başlamışken, onu da okumanızı öneririm, güzel yazmışlar. Ama hem Bitch okuyup, hem Twilight okuyan benim gibi arada kalan düdüklere ne derler, ondan bahsetmemişler. Yalnız seriye 'bekaret pornosu' yakıştırması yapmışlar, helal olsun, zira hakikaten öyle. Bu kadar olur.
Bu da bir Twilight yazısı oldu, paper ve işler yine uçtu gitti, kardeşime armağan olsun.
Saygılar,
Ev kuşu.

p.s: Mandy Moore'u da 10 yıllık müzik kariyerindeki ilk güzel albümü için kutlarım. Fern Dell ve Everblue pek hoş olmuş.

Pazar, Mayıs 31, 2009

Boybands/Wedding Songs

Can çıkar huy kesinlikle çıkmaz. Çitilemek mümkün değil yani. Çamaşır suyu - ı-ıh.
Eskiden çok sevmezdim ve hala tüm şarkılarını sevdiğimi söyleyemem; ama 90'ların İngiliz boybandlerinin iyi şarkıları da vardı.
Misal bir Take That'in 'Back for Good'u, bir Boyzone'un 'Picture of You'su.
O şarkıları bu kadar çok sevdiğimi ben de bilmiyordum, bana da süpriz oldu.
Hele 'Picture of You'nun kalbimde ayrı bir yeri var, o ayrı. O yüzden bu ikisi olsun bu haftanın şarkıları bari.
Hala oturduğum yerden kalkmış değilim. Sosyal hayatımı Cuma akşamki karaoke gecemiz haricinde sıfıra indirmiş vaziyetteyim.
Uzatma aldığım son paperımı da yazmış değilim.
Onun yerine oturduğum yerden müzik dinliyorum. Çok sevdiğim bir arkadaşım var, yakında kendisi evlenecek. Onun düğününe şarkı bakıyoruz, amma meraklıymışım ben evleniyormuşum gibi şarkıların hepsine 'Acaba?' diye yaklaşır oldum.
Sarah McLachlan'dan 'Ice Cream'in hala iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum şahsen. Bir de Deep Blue Something'den 'Breakfast at Tiffany's' - yalnız canlı versiyonu.
Düğün dansı konseptimin de tamamen kaymış olduğunu görmüş oldum ben de. Çok şaşırtıcı olmadı.
Bir de, bir de, Milan Kundera'nın Ölümsüzlük'ü muhteşem bir kitapmış, niye kimse bana bunu daha önce söylemedi?!

Salı, Mayıs 26, 2009

Koza

Üç gündür evden çıkmadım. Giyinmedim bile. Pijamalarım ve eşofmanlarımla oturuyorum, kah tv başında, kah elimde kitapla, kah mutfakta bilgisayar başında. Arada bir göz ucuyla halen bitirmediğim son dönem ödevim için datasetlerime bakıyorum, onun haricinde cık. Bütün dünya olan alakamı kestim.
Dün uzundur görmediğim bir arkadaşım aradı (ki hangi arkadaşımı kısa zaman içinde gördüm, o da ayrı), kendisi önce tatile, sonra da askere gidiyormuş. Çıkalım akşam, dedi; yok dedim, ben evdeyim.
Sanki zaman durdu. Hiçbir yere gitmek istemiyorum ben. O kadar çok yeni şeye alıştım ki bütün sene, artık hiçbir şeye alışasım gelmiyor. Yatakta yatıp, hiçbir yeni şey olmadan, tek bir yeni söz bile duymadan, öyle hayatımı sürdüresim var.
Ki arkadaşlarımı özlemedim değil. Ama giyinip, çıkamıyorum bir türlü. İçimden gelmiyor.
Ben hayat boyu bir yerlere gitmek istedim. Sürekli bir yerlere gidesim vardı, sürekli planlar, seyahatler, olmadı yemekler, görüşmeler - nedense şimdi hiçbir yere gidesim yok. Ankara'dayken İstanbul'da yaşamak istemiştim, İstanbul'dayken Amerika'ya gitmek istemiştim, New York planım bakiydi, olmadı İtalya'yı düşünüyordum falan filan.
Ne olduysa, şimdi hiçbir yere gitme, hiçbir yerde kalma planı yapmıyorum. Ankara ve Minneapolis'den çok daha güzel yerler olduğunun farkındayım; ama hayat her yerde aynı hayat diyerek, oturduğum yerden kalkamıyorum.
Bilmiyorum ne kadar sürer. O zamana kadar kapalıyız.

Pazar, Mayıs 24, 2009

Hey Küçük!

Yalan söylemenin manası yok. O zaman her şey daha kolay değildi. Hatta hiçbir şey şimdikinden kolay değildi. Zira çocukken istemediğiniz bir yerden çıkabilmek, kendinize yeni bir yaşam alanı yaratabilmek gibi bir şansınız yok. Hangi sekiz yaşındaki çocuk hayatını kendi belirleyebilir?
Eskiye dair hep güzel şeyleri hatırlamak güzel de, bazen üzücü ya da tekrar yaşamayı tercih etmeyeceğiniz şeyleri de hatırlayabilmek akıl sağlığı için belki de daha iyi. Geri dönüş olmadığına göre, sürekli geçmişe bakıp iç geçirmektense, şimdiki halinize şükretmek daha bir sevindirici.
Düşünsenize, sürekli sekiz yaşınızdaki halinizden kötüye gittiğinizi. Hayatınızın en parlak döneminin ilkokul yıllarınız olduğunu falan filan. Üniversite yıllarında bir arkadaşım vardı, ne zaman derslerle ve sınavlarla başı belaya girse, dertlendikten sonra üstüne bir de 'Ya nasıl olur, birinci sınıfta elması ilk kızaran bendim!' diye hayıflanırdı.
İlkokul birde elması ilk kızaran olduğunuz günün hayatınızın altın çağı olduğunu düşünmek insanı fena yapar, ya da bana öyle geliyor. Altı yaşında elmam kızardı, hayatımın sonraki kısmı bir kaydıraktan inme hareketini andırmaya başladı gibi. Fena.
Tamam, biliyorum, hayatın kuralı gereği illa ki çıkılan yerden inilecek. 23 yaşında iddiaya girip bir araba kazasında hayatınızı kaybetmek gibi bir planınız yoksa, sürekli yukarılara tırmanıp orada ölmenin mümkün olmadığını onlardan tavsiye alma ihtiyacını hissetmediğiniz herkes söylemiştir size. Ki kimse bundan bahsetmediyse bile, illa ki '35 yaş yolun yarısı eder' dizesini duymuşsunuzdur. Türk olmanın kurallarından biri bu zannedersem.
O yüzden mesela, kadınların en güzel yıllarının yirmilerin sonu-otuzların başında yaşandığını söylediklerinde (muhtemelen önümüzdeki sene 26'ıma girecek olduğum için) benim içime fenalık basar. Kafamın üstüne son kullanma tarihim belirir gibi, botoxun bir ihtimal olduğunu düşünmediğim ve hala anti-aging'in suratına gevrek gevrek gülebildiğim zamanların geri sayımına ben izin vermeden başlanmış gibi. Ki Yaprak Dökümü dizisini izledikten sonra botox yaptırmak ister miyim, o da şüpheli ya neyse.
Böyle bir durumda, geçmişe bakıp ağlayamamak insana iyi bir işaretmiş gibi geliyor. Ne derseniz deyin, çocuklar özgür değil. Hayal güçleri kadar en azından. Anne baba o çocuk için neyi iyi buluyor ve neyi istiyorsa elinizdeki çoğunlukla o, oyuncak varyasyonu başta. Yüzeysel davranışları geçtim, hayatın kendisine dair gereğinden fazla organik şeyler için bile anneniz, babanız ya da sizi kim yetiştiriyorsa artık onun kafasındaki düşüncelere maruz kalacağınız oldukça muhtemel - en azından siz yeterince büyüyüp, dışarılara çıkıp, kendi fikirlerinizi edinene kadar. Ki o zaman bile elimizde legolar bebeklerle duyduğumuz şeyleri tamamen sırtımızdan indirebiliyor muyuz, o da şüpheli. İşte arada bir yerde.
O yüzden istemiyorum ben çocukluğumu geri. Tek istediğim ileride çocuklarım olursa, onlara kendi çocukluğumda beni mutlu eden şeyleri iletebilmek - Disney çizgifilmleri, Susam Sokağı, dans edebileceği güzel şarkılar ve eğlenceli hikayeler. Ben neden küçükken Prenses ve Altın Top masalını o kadar çok severdim, o konuda hala hiçbir fikrim olmadığı için onu dışarıda bırakıyorum.
Aslında ben buraya 'Pıtırcık' serisini ne kadar sevdiğimi anlatmak için oturmuştum. Ben Küçük Prens hastası bir çocuk olmadım. Çocuk Kalbi kitabından resmi olarak nefret ettim. Şeker Portakalı da Allah için güzel kitaptı; ama bana fazla duygusal gelmişti. Entellektüel ve duygusal hiyerarşinin altlarına doğru yeralmama karşın, bana Pıtırcık serisini favori çocuk kitaplarım seçmek bana o yüzden pek koymadı.
Açıkcası kitaplarda ne olduğunu çok hatırlamıyorum. Ama Pıtırcık bana o zamanlar çok komik, çok enteresan ve çok eğlenceli gelmişti - o yüzden senelerdir o seriyi kitaplığımın hep en üst katında sakladım. Demin baktım, orijinal ismi 'Le Petit Nicolas'ymış - meğer kendisi Avrupa'da büyük bir olaymış. Ne alakaysa, birkaç sene önce paramı yine gereksiz şeylere harcarken Prag'da bir kitapçının vitrininde görmüştüm Pıtırcık kitaplarını, eğer ki Çek dilinde kitap almayı kendime bir mantık dahilinde açıklayabilseydim, girip oradan da alacaktım - ciltli miltliydi onlar.
Hala Pıtırcık okunuyor mu bilmiyorum. Anladığım kadarıyla artık Harry Potter falan var - her şey daha gösterişli, her şey daha komplike, her şey daha tehlikeli ve her şey daha mistik. Onların yanında Pıtırcık'ın anlattığı şeyler fazlasıyla gündelik. Sihri yok; şu anda komik ve değişik olması haricinde hatırlayamadığım şeyleri olsa da belli ki.
Karar verdim, Disney çizgifilmleri ve Susam Sokağı setlerinin yanına bir de Pıtırcık serisi ekleyeceğim. Sevdiğim şeyleri sevdiğim insanlara empoze etmekten daha ebeveyn-sel bir durum olabilir mi ki zaten?
Zannetmem.

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

Eyvallah

Bütün sene boyunca ne zaman Aimee Mann'in 'Ghost World' şarkısını dinlesem, sene sonunda eve dönmek için valizimi hazırlarken dinlemeye çok uygun olacağını düşündüm. 
Şimdi valiz hazırladığıma göre, bugünün şarkısı Aimee Mann'den 'Ghost World' olsun.
Cos I'm bailing this town.
Bir ay sonunda acayip özleyeceğimi bile bile olsa da, olsun.

Uyuyan...Piinat.

Birinci senemizi doldurduk doktora öğrencileri olarak.
Geriye kaldı 4. Ve üstü, eğer uzarsa.
Bu sene üzerimden kamyon geçmiş gibi hissettiğimi söylemiş miydim? Hayatımda en çok şeyin geliştiği sene bu yıl oldu - yemin ediyorum tepe sersemi oldum. Vertigo tuttu beni.
Vertigo 'tutuyorsa' şayet birini tabii.
Cumadan beri yataktan kalkamadım - sabah on buçukta uyanıyorum, öğleden sonra üçte yeniden uyuyorum muhtemelen 6-7'ye kadar, sonra 10'da tekrar yatıyorum.
Ohaaaa dediğinizi buradan duydum; ama elimde değil valla. 
Resmen, u-ya-na-mı-yo-rum. Hani kendimi alışverişe, gezmeye tozmaya adayacaktım, film izleyecektim falan filan.
Cık, daha nasip olmadı. 
Utanmasam Salı günü gitmeyeceğim havalimanına. O derece. Bugün birinci sınıflar için arkadaşımın verdiği partiye bir saat gecikmeli gittim, neden, uyuyordum evde çünkü. Sabah kahvaltıya Minnesota'nın en sevdiğim kovboyuyla buluşup, eve dönüp saatlerce uyuduktan sonra akşam yemeğinde tekrar buluşmak şeklinde geçti dün. Sonra erkenden eve gelip, utanmadan yeniden uyudum.
Bugün 30 sayfa kadar bir bestseller okudum, sonrasında üç saat uyumuşum.
Tek istediğim uyumak. Sonra daha fazla uyumak. Yorgan döşek dönüp durmak. Kocaman yatağım var, dört tane de yastığım. Boşuna almadım herhalde ben onları, bir işe yarıyorlar. 
Bir de birkaç hafta önce uyuyamıyor, geceleri sürekli uyanıyor ve sabahları hiç karakterime uygun olmayan bir şekilde yedide ayağa kalkıyordum, onun acısı da çıkıyor olabilir. 
Aşk bende ilk başta uykusuzluk, sonra uyku bolluğu yapıyor. 
İşin fenası Türkiye'ye gidince daha fena olacak - artık eskisi gibi jet lag'den kaçamıyorum, beni popomdan vuruyor kendisi. En son Türkiye'ye gittiğimde taaaaaaaam 17 saat uyumuştum aralıksız. Gece uyudum, uyandığımda annem işten gelmişti. Telefonumda bir sürü sesli mesaj, zira plan program yaptığım arkadaşlarımı ekmiş oldum default olarak.
Neyse, bence konuşmak yerine ben uyuyayım. Daha çok uyku. Hep uyku. Sürekli uyku.
Valizimi de rüyamda yapsam, tam olacak.

Cumartesi, Mayıs 16, 2009

Kolombus'tan Sonra

Bilmiyorum sevgili blog, bilmiyorum.
Nasıl olur bu işler, ben onu hakikaten bilmiyorum.
Çevremde beceren olmadı benden önce, benden sonrasını bilemem.
Becerenlerin içtenliğine güvenmedim hiç, doğru nedenlerle becerdiklerini düşünmedim bile.
Bana kimse öğretmedi, kimse anlatmadı, ben de kendime öğretmeyi beceremedim, içim temiz; ama belki de gereğinden fazla dirayetsizim.
Beni garanti Katolikler yetiştirdi; zira ancak bir Katolik benim kadar her şeyi kendine dert unsuru yapabilir - zaten The Exorcist'den korkmamın da başka bir açıklaması olamaz.
Ki o filmi de dün izledim. Çok korkunçtu. Uyuyamadım sonrasında uzun bir süre. Hala korkuyormuşum demek ki, onu anladım. 
Sürekli yatakta dönüp dönüp gözlerimi açıp kapadım, odada benden başkası yok değil di mi diye.
Çok korkunçtu blog. Anladım ki, ben hala korkuyormuşum pek çok şeyden.

Cuma, Mayıs 15, 2009

Kolombus'dan Önce


iPod'umda bilmediğim ama dinleyince çok hoşuma giden şarkılar bulmaktan feci hoşlanıyorum - kendime kızıyorum sonra, neden sen bu şarkıyı bilmiyorsun iPod'unda bile varken diye.
İşim yok çünkü. Esasen var. Ama bugün tatilim.
Size şimdi çok güzel bir şarkı ismi söyleyeceğim, benim gibi unutmayınız:
Suzanne Vega - World Before Columbus 
Hele bir de 'If your love were taken from me/Every color would be black and white/It would be as flat as the world before Columbus/That's the day I lose the half my sight' diyor, orası muhteşem.
İnsanın aklına gelmez çünkü sevdiği kişiye Kolombus'dan önce dünya benzetmesi yapmak.
Suzanne Vega değilseniz, elbet. 
Bir kere de öyle iPod'umda anneme dinletmek için indirdiğim 'Bas Gaza'yı bulmuştum. Eve yürürken birden Bas Gaza başladı iPod'umda çalmaya, Minneapolis'in ortasında ne olduğumu şaşırdım. Bir gün Suzanne Vega, bir gün İsmail YK. Hayat süprizlerle dolu.

Perşembe, Mayıs 14, 2009

Seni Seviyorum Ayça!

Ayça Şen'le senelerdir platonik takılmaktayım. Kendisinin 'Babanız Kim?' kitabından sonra kendisine iyice ısınmıştım, okumadıysanız öneririm, feci komik.
Bugünkü yazısını da çok beğendim - elbette. Annem olsaydı, o okuturdu bana; çünkü kendisi genelde beğendiği köşe yazılarını bana okutur hergün. O yüzden ben de ona mesaj attım, 'Annikko, Ayça'nın bugünkü yazısını oku.' diye.
Buyrun, siz de okuyun.