Çarşamba, Aralık 02, 2009

Damn These Wild Young Hearts


Uzundur (iki ay oldu mu? Belki de olmuştur.) bu albümden bahsetmek istiyordum. Artık dayanamiciim.
Bir şekilde The Noisettes'in 'Wild Young Hearts' albümünü dinlemenizi öneririm. Özellikle de albüme ismini veren (Cine 5 dergisi gibi konuştuğum için özür dilerim; fakat dönem ödevleri resmen iliğimi çekti, sömürdü, sıfır olan edebi yeteneğim sıfır altına düştü vesaire vesaire.) 'Wild Young Hearts' ve 'Never Forget You'yu dinleyin derim, naçizane.
Pişman olmanızın mümkünatı yok.
Ben dersime dönüyorum,
Saygılarımla.

Salı, Aralık 01, 2009

Lost Girls and Rapist Coskun

Akademide kalmak için başka hiçbir nedenim olmasa bile, dönem sonu ödevimde 1984 yapımı güzide filmimiz Kayıp Kızlar'ı dönem politikalarına göre incelemek ve Tecavüzcü Coşkun'u 'Rapist Coşkun' olarak çevirmek nedeniyle akademide kalmayı tercih ediyorum.
Bence bu sene yaptığım en iyi şeydi, ne yalan söyleyeyim.
Belmondo Engin'den bahsedemedim, yanarım ona yanarım.

Pazartesi, Kasım 30, 2009

Haftanın Playlisti

Sabah 10'dan beri istatistik ödevi yapıyorum - elle. STATA'yı beğenmiyordum; hoca 'tatil haftasonu' diye elle yapılması için ödev verdi. Şu anda 12. işlem sayfamı doldurdum, daha bir soru var. Üstüne yarın sabah derse okumam gereken öğrenci paperları. Hayatımda bu kadar fazla sayı ilkokul 1 - lise 3 arası görmedim ben. Masanın başından kalkmadığım üçüncü gün, daha Perşembe gününe 20 sayfalık final paperı var. Çok fenayım blog, çok fenayım.
O nedenle kendime bir playlist yaptım. Size ruh halimi bu liste anlatsın.
1. Oynatmaya Az Kaldı - Fatih Erkoç (çünkü gözümde bir bakış, tam tımarhanelik.)
2. Mecburen - Mazhar Fuat Özkan (her şey mecburen.)
3. Adem Olan Anlar - Sezen Aksu (ders çalışmaktan bozulmuş psikolojimle tiz seste söyleyebileyim diye. Ki hakkaten, Adem'i de sevmemiştim ben. Vardı öyle biri. Elma bile yememiştik, ama yine de herşey -bana- zehir zıkkım olmuştu gerçekten.)
4. Mazeretim Var Asabiyim Ben - Mazhar Fuat Özkan (o nedenle herkes bana iyi davranıyor. Herkes derken dört gündür görmediğim erkekarkadaşımdan bahsediyorum. Başka kimseyle görüşmedim Çarşamba gününden beri.)
5. Dert Bende - Ajda Pekkan (hakkaten.)
6. Çizdim - Ata Demirer (çizdim oynamıyorum ya, oynamıyorum, oynamıyorum, bırakın beni gidicem.)
7. Sabır - Ciguli (çünkü Ciguli versiyonu daha uygun.)
8. Bu Ne Biçim Hikaye Böyle - Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson (Cem Yılmaz'ın üstüne benzin mi ne döküyorlardı, ağlıyordu ya o sırada, öyleyim ben de işte. Trajikomik.)
9. Amerika - Rafet El Roman (babamın ismi Mehmet, takma ismi Memo, devamını siz anlayın.)
10. Le Le Le - Sezen Aksu (çünkü 'Le le le le yaaaaarabbiiii!' diye oynayasım geliyor tırlamaya yaklaştıkça.)
11. Derbeder - Soner Arıca (derbeder oldum, derbeder.)
12. Aklımı Çelme - Seden Gürel (çünkü Türk popunun güzel 'Hay senin...' şarkılarından biri.)
13. Sakin Ol - Sertab Erener (e haliyle.)

Pazar, Kasım 29, 2009

Vekeyşın (Haeppi Tu Get Evey)





Günün şarkısını The Go-Go's'dan Vacation yaptım, haberiniz oldu mu?
Bir süre önce de kişisel marşım olarak yine aynı gruptan 'Girl of 100 Lists' yapmıştım.
Final paperı yazışımın 8. saatinde beni bir tek The Go-Go's anlıyor, ondan.


Ayrıca, hayır, Çarşamba akşamı sarhoş olup karaoke barda önce Donna Summer'dan On The Radio, sonra ABBA'dan Waterloo, sonra Tina Turner'dan What's Love Got To Do With It, en son da The Supremes'den Keep Me Hangin On'u söylediğim için hala utanç duymuyorum. Sonraki üç gün popomu bilgisayar koltuğundan kaldıramayacağımı bilseydim daha da söylerdim.

Cumartesi, Kasım 28, 2009

(You'll Be Gone and I'll Be) Happier



Bu şarkı yazmam gereken dönem sonu paperlarına ve 22'sinde gireceğim İstatistik sınavına gelsin.
A Fine Frenzy - Happier
Nakaratın başında 'You go on and I'll be happier' diyor, sonunda da 'You'll be gone and I'll be happier.'
Zaten çok güzel şarkı da, hakkaten.

Cuma, Kasım 27, 2009

Rumuz: Kırmızı Karanfil

Sabahları okula gitmeye hazırlanırken yapmayı en çok sevdiğim şey Ellen DeGeneres'in şovunu izlemek. Hatta genellikle onu izleyeceğim diye otobüsü kaçırıyorum, sonra koştura koştura anca derse yetişiyorum falan. 'Kendisinin hayranıyım' anlayacağınız.
Bir süre önce Ellen şovunda 80'lerde video aracılığıyla yapılan çöpçatanlık ilanlarını gösterdi. Anlaşılan 80'lerde internetteki çöpçatanlık sitelerinde profil hazırlamak yerine, bir şirketle anlaşıp video aracılığıyla ilan veriyormuşsunuz.
Ellen, bu videoyu gösterdi, ben o sabah okula geç kaldım. Çünkü gülmekten boğazıma yediğim tost kaçtı. Öksürmekten beş dakika kaybettim.
O nedenle sizlerle bu videoyu paylaşmak istedim. Umarım sizin de hoşunuza gider. Yalnız benden tavsiye, izlerken bir şeyler yemeyin.





(Linki adliye kararıyla açamayanlar için, YouTube'a -nasıl giriyorsanız öyle- girdikten sonra 80s dating video montage yazıp, 4.23'lük ilk videoya tıklamanızı öneririm efem.)

Şimdi, benim aklıma takılan birkaç şey var:
1. İlanına 'Hi mom' diye başlayan çocuk bir sevgili bulma şansının yüzde kaç olduğunu düşünmektedir?
2. İlanında 'We don't like to write checks.' diyen adam nasıl bir ilişki aramaktadır?
3. 'I am interested in most phases of data processing.' cümlesini kuran adam nasıl bir insandır?
4. 'Are you the goddess? Who is the goddess? Where is the goddess?' şeklinde izleyiciyi soru silsilesine boğan adam yakışıklı olduğu halde hafiften aptal olduğu için mi sevgili bulamamıştır?
5. 'Fire breathing dragons' lafı sevgili bulma ilanına nasıl girmiştir?
6. Moda fotoğrafçısı olduğunu iddia eden adam gay değil midir?
7. 'Executive by day, wildman by night Maurice' benimle evlenir mi?
8. Kendi yazdığı notu okuyamayan adamdan ne hayır gelir?
9. 3.13'teki adamdan benden başka korkan var mıdır?
10. 'I'm not having fun doing this.' diyen amca hepsinden dürüst değil midir?
11. 2.14'teki adam şu anda ismini hatırlayamadığım bir türkücü değil midir? Onun burada ne işi vardır?

Bu soruların cevaplarını düşünürken size başarılar dilerim.

Çarşamba, Kasım 25, 2009

Aym No Süpırmen

Diyerek işin içinden çıktım. Kendime eziyet ede ede ancak o kadar zaman geçirebildim.
Bir de yani, hakikaten, tabiri caizse, kıl olduğum insanlar yorum yapınca, 'Senin gibi olmaktansa, çalışa çalışa ölürüm daha iyi.' gibi bir ruh haline girdim.
Şimdi kimse beni ayıplamasın, var öyle tipler. Hayatı boyunca herşeyin bir kolayını arayanlar. Köşeleri hemen dönmek isteyenler. Herkesten bir şey almak, sonra onları kendi hayrına kullanmak isteyenler.
Oturdum düşündüm sonunda. Ben bu insanlarla çalışmak istiyor muyum, ı-ıh. En azından çevremde herkes hakkıyla çalıştığını alıyor. Onun bunun emeğiyle doktora bitmez zira. Mümkünatı yok.
Yani bir de o tiplerle hiç anlamadığım 'insan ilişkileri' işlerini de yapamazdım ben.
Bir, insanlara bayılmıyorum. Herkesle konuşurken sesimi iki ton inceltemiyorum. Herkese güleryüz gösteremiyorum. Herkesten 'Acaba bundan ne alırım?' diye ne çıkarabileceğimi düşünmüyorum. Düşünmek istemiyorum.
Sonra biraz daha düşündüm, kuş beyinli bir patronum olsun ister miydim, ona da hayır.
Ayrıca pazartesileri dersim 11'de bitiyor mesela. Sonra evimin oradaki cafeye gidip çalışıyorum. Onu da seviyorum, ne yalan söyleyeyim.
Zannedersem her iş feci sinir bozucu zaman zaman. Ne bileyim. Yani bunu bırakacağım; ama daha fazla yapmak istediğim, hani yapmak isteyip de yapamamış oldupum başka bir iş yok. Kendimi burada yanlışlıkla bulmuş da değilim.
Elbette, minik köpecikle yaşadığım hayalkırıklığının üzerinden gelmemde, hakkını yememek lazım, 'İleride bir Goldendoodle bir de Alman kurdu alırız, Goldendoodle'ı bir sene önce alır beraber büyütür, sonra Alman kurdunu alırız onu büyütmek daha kolay olur.' diyerek beni teselli eden belli bir şahsın olması da faydalı oldu; ama asıl konu o değil.
Yani insan başka bir şey yapmak istemiyorsa, sıkıp dişini ne kadar gerekiyorsa o kadar süre oturacak, asıl mesele o. Dönüp dönüp aynı şeye gelmem sadece benim salaklığımdan. Yoksa doğru hep orda, ben eksenden çıkıyorum arada bir.
Bir de düşünüyorum yani, ben olmazsam sürekli AK Parti'nin 'ne kadar demokratik', 'ne kadar devrimci', 'ne kadar muhteşem' olduğunu savunan erkek (bu şahıslar HEP erkek, bunun üzerine ayrıca bir araştırma istiyorum) meslektaşlarımla kim tartışacak, kim her dersin ortasında toplumsal cinsiyet analizi yapıp milletin sinirini bozacak, kim haftada bir hiçbir şey yapmamanın, hatta alışveriş merkezine gidip salak salak gezmenin ve 'dandirik' tv izlemenin hor görülmemesi gereken şeyler olduğuna dair akademide bir savaş verecek, kim popüler kültür zevkinden siyaset bilimi çalışması yapacak, orası meçhul.
Henüz daha kendim gibi gayet dünyevi zevklere sahip bir cunyır akademisyen de görmedim ben. Bunu illa iyi bir şey olduğunu düşündüğüm için söylemiyorum. Ama yani dünyevi zevklere sahip insanların da bir yerde varolabilmesi lazım, di mi yani.
Birilerinin ayrıca hala bu 'AKP sempatizanı erkek' profilini incelemesi, o profili iyice deşmesi, onların sinirine dokunması, onları ters köşeye yatırması lazım.
Yoksa inanın dünyevi zevkleri olanları geçtim, her şeyi bildiğini zanneden erkeklerden geçilmez burası. İşte o yüzden.

Salı, Kasım 03, 2009

Ebedi Ergen Mum Bacaklı Miki

Yaşa Yıldırım Türker. Büyüksün.
'Ebedi ergen' orta yaşlı erkekleri malesef ben de tanırım. Kendilerine ben de Türker'in son cümlesini gönderim buradan, gitti.

Pazartesi, Ekim 26, 2009

Biraz Karışık Post

Biliyorum, herkes çalışıyor. Tek ben değilim yani.
Hatta bir doktora öğrencisi olarak, bu haftasonu iki gün birden tatil yapmış olduğum için acayip bir vicdan azabı içinde kıvranmak ve 'Bana günde 20 saat çalışmak müstahak.' şeklinde kendime yüklenmek arasında gidip geliyorum.
Evet, ben bu haftasonu hem Cumartesi, hem de Pazar, hiçbir şey yapmadım.
O nedenle 'Haftasonun nasıldı?' sorularına 'Hıı...iyibengideyimdersimegeçkalıcamyanişeyhadigörüşürüz.' gibi bir cevap veriyorum bugün. Resmen utanıyorum insanlara 'Beeeeeen bu haftasonu hiç ders çalışmadım!' demeye.
Epi topu iki gün aslında. Üç gün bile değil. Haftasonu.
Ama doktora denilen bu psikopat sistem insanı bu hale sokuyor, yemin ediyorum.
Bazen insan olduğumu unutuyorum blog, abartısız. Sekiz saat boyunca bir odada oturup bir şeyler okumak, bildiğiniz çalışma misali insanı yormuyor.
İnsanı delirtiyor.
Konuşacak kimse yok.
Öğlen yemeğine çıkmak gibi bir anlayış yok. Bir senedir aynı işi yapıyorum (bakın, Master denilen proto-eziyet sistemini saymadım), daha grupça öğlen yemeğine gidildiğini görmedim. Sosyalleşme gibi bir kavram, bizim ofiste sürekli dönen 'Olası bir dinazor saldırısında kaçış planı yapmak için okul krokisini dağıtmaları mantıklı olur mu?' (cümle içindeki çelişkiyi bulunuz) ya da 'Olası bir güneş patlamasını bekleme durumunda geçirilen anksiyete ataklarından nasıl kurtulursunuz?' gibi tartışmalar çerçevesinde gerçekleşiyor. Zaten bu adamlarla kim öğlen yemeği yemek ister, o ayrı.
Neyse, konu dağıldı.
Diyordum ki, grupça öğlen yemeğini geçtim, elinizde o gün bitirmeniz gereken bir kitap ya da onlarca makale, birini bitirip, diğerine başlarken ya kendi başınıza yemeğe iniyor, ya da oturduğunuz yerde poponuzu büyütmeye and içmiş gibi durmadan tıkınıyorsunuz.
İnsan dokusuna hasret bir iş bu doktora anlayacağınız.
Evet, sırf kendinizi geliştirmek için çalışıyorsunuz, biliyorum. Heeeeerkes bunu söylüyor.
Ama kimse de düşünmüyor ki, 'kendini geliştirme' denen olayın tanımını herkes kendine göre yapmıyor. Aramızda keyfiyen kendini geliştiren yok. Kendini geliştirme dediğin senin keyfine kalmış bir aktivite, değil mi?
Aksine. Bir sistem var ki, günde 10 saat çalışmadığın takdirde sana vicdan azabı çektirmeyi iş ahlakı olarak görüyor.
Eğer ki çalışmazsan, ileride işsiz kalacağını sürekli sana fısıldıyor. Kimsenin kendini geliştirmekten bahsettiği yok. Kimse işsiz kalacağını düşünerek onlarca saat çalıştığı günlerde 'Bak bugün de kendimi geliştiremedim, görüyor musun?!' diye korkacak zaman bulamıyor.
Bizim bölüm gibi bütün doktora öğrencilerine aynı bursu veren programlarda insanlar birbiriyle yarışmıyor.
Ama sen sürekli sistemle, zamanla ve kendinle yarışıyorsun. Haftasonu iş yapmadığın zaman, işin gücün aksamamış bile olsa, bütün bir hafta geriye dönüp 'Bu haftasonu çalışmadığıma inanamıyorum.' diyerek kendine yükleniyorsun.
Ya bu haftasonu çalışmadığım için işsiz kalırsam. Ya makalem bitmezse. Ya mezun olmadan yayın yapamazsam. Ya dönem ödevlerine zamanım kalmazsa. Ya doğru düzgün bir iş bulamazsam.
Asıl problem bu. Yoksa çalışmak, okumak değil. Kendini geliştirmek sadece ikincil bir sorun ve ikincil bir kazanç. Sistem böyle.
Böyle bir sistemin içinde hangimiz 'Çok mutluyum ki dört sene üniversite, iki sene master sonrasında beş sene eşşekler gibi çalıştığım doktora tahsilimden sonra istediğim gibi iş bulamadım; ama kendimi acayip geliştirdim.' diyebilir, o bir muamma.
Protestan olmadan Protestan iş ahlakı yüzünden vicdan azabı çektiğim Weber'in kulağına gitti mi acaba, ben ayrıca bunu da çok merak ediyorum.
Hayır, en komik tarafı, ben bunu konuşmak için gelmedim. Bugün Cino şu haberi yolladı, 'Yorumun ne olacak?' diye.
Çok basit. Kadınlık ve erkekliğin, erkek egemenliği çerçevesinde açıklandığı bir toplum düzeninde, kadınların kendilerini döven kocalarına hak vermesi çok doğal. O kadınlar suçlu ya da salak değiller, onların içinde büyüdüğü, benimsediği, toplumun temeli olan cinsiyet anlayışı bu. O toplum içindeki yaygın cinsiyet anlayışı neyse, onlar da o toplumun birer bireyi olarak onu benimseyecek ve her şeyi ona göre yorumlayacaklar.
Şaşırtıcı değil diyeyim ya da. Üzücü mü, evet.
Ben bunu düşünürken, bugünkü okuma ödevlerimde bir makale gözüme çarptı, diyor ki 'Feministler, diğerlerini yargılamadıkça istedikleri toplum düzenini getiremezler.'
İngilizce'den tam çevirisi çok açıklayıcı değil, biliyorum. Yani, feministler, çocuk sahibi olduktan sonra işlerinden ayrılmayı tercih eden, kendi isteğiyle erken yaşta evlenen, ya da ne bileyim işte, Sex and the City izleyen (bu da benim takıntım) kadınların yaptığını yanlış olarak yargılamadıkça, kadınlar doğrunun ne olduğunu göremeyecekler.
Bunu söyleyen ünlü bir Kadın Çalışmaları profesörü.
Belki de işsiz kalacağıma dair hezeyanlarım yersiz yani.
Hayır, kendini bunda hiçbir sakınca görmeden her yerde 'feminist' olarak addeden biri olarak, ben neden başkalarını yargılamak hakkına sahibim ve bunu neden isteyeceğim, onu ben anlamadım. Bir de, kim ki her şeyin doğrusunu bildiğini düşünür, ben o kişiden korkarım.
Peki, 'Kocasından dayak yiyen kadınlar salak, ondan.' desem, bu ne işimize yarayacak? Onu da geçtim, benim bu söylediğim doğru bir tespit olacak mı yani?! Sorunu çözmek için hangi gerçekçi plana yönlendirecek bu 'tespit' bizi?
Üç, birbirini yargılayarak bir şeyleri düzeltebileceğine inananların başarı oranı ne olabilir?!
Bir de düşünürseniz yani, birilerini yargılamak ne kadar kolay. Oh, suçu, kocasından dayak yemeği kabul eden kadınlardan, karısına dayak atan adamlardan, ondan, bundan bulursunuz, dayak atan kocaların kulağını çekip eve yollar, kadınlara da 'Kendine sahip çık.' dersiniz, olayı çözer...misiniz yani?!
Hatanın kadınlara bunları öğreten babalar ve annelerin, erkeklerin sırtını sıvazlayan erkeklik modellerinin, sadece kadınları geçtim bütün vatandaşı korumayı bilmeyen güvenlik güçlerinin, bütün hepsinin içinden çıktığı sistemin olduğunu söylememize gerek kalmıyor mu yani?!
Eninde sonunda, hepimiz içinde bulunduğumuz sisteme ayak uydurmaya çalışıyoruz.
Ama kimsenin parmağını sıkıştırdığı kapıdan, kapıyı suçlayarak kurtulamayacağı belli.
Bunu da söyledikten sonra, sizi topluca devrime davet ediyorum.
Çünkü bu hafta, inanın, çok işim var.

Perşembe, Ekim 22, 2009

Yapma John!

John Mayer'ın yeni şarkısı 'Heartbreak Warfare'i dinlediniz mi?
'If you want more love/Why don't you say so?' kısmı beni bitirdi. Pek güzel. Çok güzel.
Her ne kadar karakter olarak kendisine bayılmasam da, John Mayer'ın iyi müzik yaptığını düşünüyorum inatla.
Herkes 'Ööööö John Mayer, ıyyyy!' gibisinden tepki veriyor, ben HALA çok seviyorum Mayer'ın şarkılarını. Hiçbir Amerikalı'nın Matchbox Twenty sevmemesine karşın, benim hala arada sırada Mad Season'ı dinlemem gibi bir şey. Buranın kırosu benim.
Zaten ilişkilere 'savaş' ve 'savaş alanı' benzetmeleri yapan şarkılara özel bir yakınlığım var - bakınız, Love is a Battlefield (elbette, Pat Benatar), bakınız Battlefield (Jordin Sparks - ki ağız burun bükmeyin, gayet iyi bir pop şarkısı.)
Neyse, ben susayım, siz Amerika'nın kırosu Peanut'ı dinleyip bir Heartbreak Warfare'i deneyin. Eğer beğenirseniz, bir de 'Slow Dancing in a Burning Room'u öneririm.
O şarkı da bana çok dokunuyor, neden bilmiyorum.

p.s: Bugün ilk dersimi verdim ben! En çok kendim şaşırdım; çünkü gayet iyi geçti!

Pazartesi, Ekim 19, 2009

VişList, Wii ve Izzie

Ne alaka diyeceksiniz, canım sıkıldı. Bütün haftasonumu Şeriat kanunlarını okuyarak geçirdim (esasen, ne yalan söyleyeyim, enteresandı.) İlgilenen varsa, An Introduction to Islamic Law, Wael Hallaq. Üstüne bir de Islam and the Secular State: Negotiating the Future of Sharia, Abdullahı Ahmed An-Na'im.
Ben uzundur bir Nintendo Wii almak istiyorum. (Kafam dağınık, belli oluyor mu?) Evet, 25 yaşında bir genç kadın olarak en büyük hayalim Wii oynamak. İnat ettim, dönem bitmeden almayacağım. İstatistik dersini geçme hediyesi kendime. Üstüne bir de Wii Fit ve Virtua Tennis aldım mı, değmeyin keyfime. Bütün kış tatilinde evdeyim, ararsanız diye söylüyorum.
Izzie'yi (evet, kendisi Kasım'ın ikinci haftası kavuşacağım minik köpeğim oluyor) günde yaklaşık beş altı kere dışarı çıkarmak durumunda kalacağım zamanlar haricinde tabii.
Izzie demişken, bu haftasonundan itibaren, evimi puppy-proof haline getirmek için çalışmam, hem de çok çalışmam lazım. Bebekler için yapılan şu elektrik prizlerine takılan ve mutfak dolaplarının kapaklarını kilitleyen 'şeyler'den tutun, evdeki bütün kabloları duvara ya da halının altına monte etme çalışmalarına kadar uzanan enteresan bir plan proje varyasyonu var elimde.
Ayrıca daha üç hafta önce 'Nasıl yani köpeğe sağlık sigortası mı yapıyorlar?! Manyak lan bunlar!' derken, köpek sağlık sigortalarının insanlara senede yüzlerce dolar kazandırdığını öğrendikten sonra kendisine bir sağlık poliçesi de seçmiş bulunmaktayım.
Yalnız Izzie'nin bunların hiçbirinden haberi yok. Izzie, 'köpekçi teyze'nin (zira köpekciği Izzie'nin cinsi olan Mini Goldendoodle üreten bir çiftliğin sahibi teyzeden aldım) gönderdiği resimlere göre gayet sakin ve dünyadan habersiz öööyle salak salak oraya buraya bakmakla meşgul.
Ve benim köpeğim diye söylemiyorum, çok şirin.

Cuma, Ekim 16, 2009

Edit

Bloga yazdığı kısa yazıları bile 10 kere editleme ihtiyacı duyan birine akademik makale yazdırırsanız, edit sürecinin ne kadar uzun olacağını tahmin edebiliyor musunuz?!
Ben ediyorum.

Çarşamba, Ekim 14, 2009

Yönetmen Bey, Bir Dakika

Ben bunu görmemiştim daha önce. Demin Türkiye'de kürtaj konusunda Google'da araştırma yaparken gözüme çarptı.
Akşam saat 21:52 ve hayır, yapacak daha eğlenceli bir şeyim yok.
Öncelikle - fark ettiniz mi, en 'liberal' ya da en 'gelişmiş' ülkeler dahil, dünyanın birçok yerinde kürtaj konusu insanları feci hareketlendiriyor. Amerika'da geçen aylarda kürtajın serbest kalması için senelerdir ön safalarda çaba gösteren bir doktoru kürtaj karşıtı grup üyelerinden biri sokağın ortasında öldürdü, ortalık ayağa kalktı.
Bu dönem hem 'Din ve Devlet' hem de 'Aile, Çocuk ve Devlet' isimli iki ders alıyorum. Her ikisinde de konu döndü dolaştı Türkiye'ye geldi, bana sordular: 'Türkiye'de kürtaj yasak, değil mi?' diye. Gayet normal bir şekilde 'Yooooaaaa...' gibi bir cevap verdim. İçlerinde Türkiye'nin altını üstünü bilen bir Türk arkadaş olmasına karşın herkes şaştı kaldı, hoca dahil. 'Nasıl yani, %99 Müslüman bir ülkede kürtaj yasak değil mi?!' diye tekrar sordular, Wikipedia'yı açıp gösterdim.
Türkiye'de 10. haftaya kadar kürtaj serbest. Herkesin çevresinde kürtaj yaptıran birileri vardır mesela dikkat ederseniz, aile büyükleri dahil. Türkiye'de bekaret ve namus BU DERECE tartışma ve maraz konusuyken, kimsenin aklına kürtajı problem etmek gelmez.
Hakikaten, iki haftadır feci kafam bununla meşgul, Türkiye'de kürtaj neden hiç tartışma konusu olmadı? Neden kadın cinselliği konusunda her şey bu derece tabu da, bu konuya neden kimse el atmadı?
Haliyle, iki dersim için ortak bir ödev yazmayı ve bunu da çözmeyi kendime görev edindim. Bir taş, iki kuş.
Böylece Google'a düştüm işte. Çok konuştum ama asıl olay bundan sonra. Araştırırken gördüm ki, teee 2006'da çekilen 'Araf' filmi meğerse kürtajla alakalıymış. O filmi duymuştum; ama ebedi bir ödlek olarak hiç gidip görmek aklıma gelmemişti. İyi ki de gitmemişim zira Şeytan'dan sonra bir de fetüs çekemeyeceğim. Geceleri hala zar zor ve ışığım yarım açık uyuyorum ben.
Sonuç itibariyle filmin teması kürtaj. Oraya kadarı tamam da, sonra yönetmen konuşmuş. Buyrun, bakalım siz ne düşüneceksiniz:

Dünyada iki türlü yasal katliam yapılıyor. Biri savaş diğeri kürtaj" diyor genç yönetmen Biray Dalkıran. Onun, kürtajı katliam olarak görmesinin sebebi, hiç kimsenin bir başkasının yaşama hakkını elinden almaması gerektiğine olan inancı.

Bi dakka bi dakka. Bu yönetmen bey Türk mü? Peki gazete okuyor mu? Genç yönetmen, Türkiye'de kürtaj gibi bir unsurun olmadığı durumda, şu ankinden çok daha fazla namus cinayeti ve karalama olacağını Türkiye'de yaşayıp da tahayyül edememiş mi yani? Jinekolog ve kadın doğum uzmanlarının ilk taşınmazlarını evli olmayan genç kadınlara yaptıkları kürtajlarla aldıklarını bilmiyor olabilir; ama herhalde oturup kürtaj üzerine film yapıyorsanız birazcık olayın hangi çerçeve, hangi toplum düzeni içinde geçtiğini az buçuk bilmeniz gerekmez mi? Hayır, dünyada savaş harici yapılan, fakir ülkelere gereken ilaçları göndermeme, dünyadaki yoksulluk ve açlığın önlenebileceğinin bilinmesine rağmen bunu gözardı etme gibi katliamları geçtim, peki kürtaj yaptıramayan o kadınların Türkiye'de sonradan uğrayacağı katliamlar ne olacak?! Peki Türkiye'de devletin işlediği ve yasal çerçeve içindeki suçlar dahil, kürtaj haricinde insanın yaşama hakkına karşı yapılan bütüüüüüün suçlara ne oldu da elimizde bir kadınlar ve kürtaj kaldı? Dünyada kınanması gereken ikinci en büyük katliamı arıyorsa genç yönetmen, Türkiye'nin gerçeklerine birazcık daha yakından baksaymış da, entellektüel idealizminin Türkiye çerçevesinde ne derece eğri durduğunu bir görseymiş?
Ben en kötüsünün bu talihsiz açıklama olduğunu düşünürken, bir de karşıma bu çıktı:

Dans öğrencisi Eda evli bir adamla olan ilişkisi sonucu hamile olduğunu anlar. Fakat bunu anladığında gebeliğinin 16. haftasındadır. Bu 'istenmeyen durumdan' kürtaj yaptırarak kurtulur. Aradan üç yıl geçer Eda, Cenk adlı bir fotoğrafçıyla evlenir. Fakat geçmişinin izleri onu rahat bırakmaz. Yeniden hamile olan Eda'nın hayatına daha önce 'aldırdığı' çocuk girmeye başlar.

Ne yalan söyleyeyim, bu hikayeyi ancak kürtaj konusunu oturup hakkıyla düşünmemiş ve bahsettiği kişilerle hiç empati kurmayı denememiş biri yazabilir. Kadın erkek farketmez. Zira o kürtaj olmak durumunda kalan genç kadının o süreç içinde yaşadığı travma, korku, sahipsizlik ve üzüntüyü gözardı edip, kadını korkutma aracı olarak 'aldırdığı' çocuğu konu etmek ancak hakikaten empati yeteneğinin sıfır olmasını gerektirir de ondan. (Ayrıca, hamileliğin 'evli bir adamla' ilişki sonucu olması gibi zekice suçu kadına atan ayrıntıyı da atlamış değiliz. Bir kadının geçmişi, onu asla bırakmaz, nayır.)
Ben oturduğum yerde köpürürken, artık bana 'Öeh!' dedirten an hala beni bekliyormuş, bilmiyordum tabii. Rica ederim, buradan yakın, benim favorim bu:

Filmi çekmeden önce kürtaj yaptırmış kadınlarla konuşmuş Dalkıran. Kadınların bir can aldıklarının farkında olmadıklarını söylüyor. Türkiye'de herkesin çevrisinde mutlaka kürtaj yaptıran biri olduğunu belirten Dalkıran "farkında olmadan hepimiz katliamı sessizce izliyoruz" diyor. 'Peki o çocuklara bir şans versek ne olur?' bu sorudan yola çıkan Dalkıran "Doğal olarak intikam alırlar. Bu da 'Araf'ın çıkış noktası" diyor.

Ama bakın, araştırma yapmış. Ama be genç yönetmen, o kürtaj olan kadınların 'bir can aldığının farkında olmadığı' hükmünü verme kudretini sana kim verdi?! O kadınlar başlarına gelenin ve kendilerinin çektiği bu ağır durumun farkında değiller de, bir sen misin?! Sen bütün iyi niyetinle hümanizmi savunurken, her şeye hakim, her şeyden haberdar ve hüküm vermeye muktedir erkeklik böceği mi ısırdı seni? O kadınlar o çocuklara 'bir şans vermek istemedikleri' için aldırmıyorlar o çocukları. Kimse çocuğunu keyfiyen kaybetmek istemez. Ama eğer ki kadınların kendi vücutları üzerinde meydana gelen kürtajın anlamını ve etkilerini tam olarak kavrayamadığını düşünüyorsanız, naçizane önerim, konuyu biraz daha etraflıca ve durumun içinde yeraldığı çerçeveyi gözardı etmeden bakmanız.
Hani kürtajı konu alan bir film yapıyorsunuz ya, ondan.
Empati denilen yeteneğin sanatçılarda çok olduğu için onların 'sanat' yapabildiğini düşünenlerimizin yüzünü kara çıkarmamak için bir de tabii.
Bu filmin akıbeti ne oldu, ben bilmiyorum. Ama tamamen farklı koşullar altında kalan kadınların başına gelen bir şeyi bu derece soyut derece düşünüp, ona göre bir hükme bağlamak, benim hergün derslerde beni susturup her şeye muktedirmiş gibi bana bilmem gerekeni anlatmaya çalışan ve genellikle kendilerini 'teorisyen' addeden erkek meslektaşlarımın yaptığının aynısı.
Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler diye yüz yıldır elaleme alay konusu olan bir kadındı; ama bakın, aynı hataya erkek kadın herkes düşüyor. Sadece biz kadınlarda daha çok yanılma potansiyeli görüyoruz. Kendi vücutlarına ve hayatlarına bomba gibi düşen, son derece kişisel bir travmayı bile yanlış yorumladıklarını düşünebilme ve bunun üzerine bir de film/politika/argüman kurma kudretine sahip olanlar var çünkü.
Hayır beş dakika önce Türk tarihini bana anlatırken beş dakika sonra Türkiye'de 20 sene yaşamış biri olarak bana 'Aaaaa ben Türkiye'de kürtaj yasak diye biliyordum!' diyerek geliyorsunuz, ondan söylüyorum.


p.s: Ha, bir de savaşlarda yapılan katliamlar ne ulusal ne de uluslararası hukuk açısından yasal değil. Hani yani.


*** Sabancı Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dicle Koğacıoğlu'nun acı haberini duymuşsunuzdur. Ben kendisini tanımıyordum; ama zamansız ölümü ben dahil, buradaki birçoğumuzu derinden yaraladı. Bütün öğrencilerinin başı sağolsun.

Pazartesi, Ekim 12, 2009

Dert Bende Derman Kimde

Kayıplarda olduğumun farkındayım blog.
Güney'e geçende dedim, 'Anlatılcak bişey yok, ondan.' diye. 'E derslerde öğrendiklerini yaz.' dedi.
Sizi bu tür bir cezaya tabi tutup tutmayacağımın kararını vermeye çalışıyorum.
Annemi çok özledim be blog. Hatta sadece annemi değil, bütüm ailemi ve arkadaşlarımı özledim. Annem genelinde hepsinden bahsediyorum. Bak gözlerim doldu.
Buraya kış geldi blog. Kar yağdı iki gün önce. Sabaha eridi. Ben böyle bir şey görmedim, bu ne saçmalıktır. Popomuz donuyor. Daha yedi ay böyle, yer misin yemez misin. Köpek gelince dışarıda nasıl gezdireceğim ufacık hayvanı, o da ayrı bir konu.
Öyle bir dengesiz haldeyim blog. Bir akşam 'Turist Ömer derler benim adıma amaney!' diyerek ev toplarken, ertesi sabah depresif bir ruh haliyle 'Anneeee bugün de mi okul var yaaa?!' hissiyatıyla hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Dersleri rölantiye aldım, minimum düzeyde çalışıyorum.
Erkekarkadaşımı çok seviyorum; ama bazen yalnız başıma kalmak istiyorum. Yalnız başına bırakılmayınca sinirleniyorum falan. Çocuk geçende dersin birinde sinirlerim bozuldu diye kek ve sıcak şarap yapıp getirdi, ben iki gün sonra yine su koydum. İnsanlık değil, biliyorum.
İlerideki haftaların birinde ilk kez ders sunacağım blog. Siyaset içinde toplumsal cinsiyet ne alaka konulu olacak. Birkaç hafta önce öğrencilerden birinin 'Ayakkabı rotasyonunuza bayılıyorum. Her ders başka güzel bir ayakkabı giyiyorsunuz.' ve daha geçen derste başka bir öğrencinin 'Çizmelerinize hastayım.' yorumlarından sonra, beni ne kadar ciddiye alacakları şüpheli.
Ayrıca, korkuyorum. Evet, öğrenciden korkuyorum. Çok pis olabilirler isterlerse. Derse gelmediklerini falan düşünüyorum. Öyle.
Sabah 6'larda, 6.30'larda uyanıp, stresten yatağın içinde elimi ve ayaklarımı yatağa vuruyorum. Sıkıntı sırf. Nedeni henüz belli değil. Dersler olmadığı kesin, romantik bir mesele değil, öyle.
Hormonlar artı hava değişimi diyorum ben.
Alışveriş merkezine gittim geçende. Orada bile baydım. 'E alıcaz alıcaz nolcak?!' diye düşünerek tırıs tırıs döndüm bir saat sonra.
Çok entersan, hayırlısı.

Salı, Eylül 29, 2009

Good Girls Go Nerd.

10 saatlik sürekli okuma, okumadığın zaman okumak durumunda olmanın bilinciyle kendine bütün diğer aktiviteleri zehir etme, derse gitmeden/yatağa girmeden/yemek yemeden/verilen sözleri yerine getirmeden önce ve sonra çalışmak durumunda kaldığım için, hakikaten yazacak pek bir şey bulamıyorum şu sıralar.
Hatta harf görmek istemiyorum. O derece.
Arada bir okumaktan kafayı yeme raddesine geldiğimde bir 'Aaaalll the single ladies! Aaaall the single ladies!' diye oturduğum yerde zıplıyorum, sonra geçiyor. Okumalara geri dönüyorum.
Ve enteresandır, bu sene konsantrasyon kabiliyetim geçen senekinden daha yüksek. Eskiden 7-8 dakikada bir Facebook açardım, şimdi 25-30 dakika hareket etmeden okuyorum, makaleler bitiyor, saat ilerliyor, boynum tutuluyor falan, ancak ondan sonra farkına varıyorum.
Geceleri yatmadan önce sürekli okuma halinde olduğum zaman nedense oturduğum yerden kalkınca 'Biri beni izliyor?!' gibi bir ruh haline giriyorum yalnız, o iyi olmuyor. Çizdirmenin paranoya seviyesine vardığı anlar onlar. Sık sık onlarla da karşılaşıyorum.
Pazartesi akşamları 8'de Gossip Girl, Çarşamba 8 (yoksa 9 muydu?!) Glee, Perşembe 8'de de Grey's (ki o derece sulandı ki, iki saatlik ilk bölümün 20. dakikasında kapattım) var. Bir de alabilirsem, Cumartesi 'Hiçbişi yapmicam.' iznim. O kadar.
Neyse, 4. haftanın ortasına geldik. Kaldı 10.
Yılbaşında kendime Wii almaya karar verdim. Tatil olduğum Ocak ayı boyunca iki hafta önce dünyaya gözlerini açan minik köpeciğim ve Wii'm ile dağıtmayı düşünüyorum. Kasım ortasından sonra köpek bana geleceği için (sekiz hafta kadar annesiyle kalması gerekiyor), o son bir ayı atlattım, atlattım.
Yani bugünler, görece rahat günler.