Biliyorum, herkes çalışıyor. Tek ben değilim yani.
Hatta bir doktora öğrencisi olarak, bu haftasonu iki gün birden tatil yapmış olduğum için acayip bir vicdan azabı içinde kıvranmak ve 'Bana günde 20 saat çalışmak müstahak.' şeklinde kendime yüklenmek arasında gidip geliyorum.
Evet, ben bu haftasonu hem Cumartesi, hem de Pazar, hiçbir şey yapmadım.
O nedenle 'Haftasonun nasıldı?' sorularına 'Hıı...iyibengideyimdersimegeçkalıcamyanişeyhadigörüşürüz.' gibi bir cevap veriyorum bugün. Resmen utanıyorum insanlara 'Beeeeeen bu haftasonu hiç ders çalışmadım!' demeye.
Epi topu iki gün aslında. Üç gün bile değil. Haftasonu.
Ama doktora denilen bu psikopat sistem insanı bu hale sokuyor, yemin ediyorum.
Bazen insan olduğumu unutuyorum blog, abartısız. Sekiz saat boyunca bir odada oturup bir şeyler okumak, bildiğiniz çalışma misali insanı yormuyor.
İnsanı delirtiyor.
Konuşacak kimse yok.
Öğlen yemeğine çıkmak gibi bir anlayış yok. Bir senedir aynı işi yapıyorum (bakın, Master denilen proto-eziyet sistemini saymadım), daha grupça öğlen yemeğine gidildiğini görmedim. Sosyalleşme gibi bir kavram, bizim ofiste sürekli dönen 'Olası bir dinazor saldırısında kaçış planı yapmak için okul krokisini dağıtmaları mantıklı olur mu?' (cümle içindeki çelişkiyi bulunuz) ya da 'Olası bir güneş patlamasını bekleme durumunda geçirilen anksiyete ataklarından nasıl kurtulursunuz?' gibi tartışmalar çerçevesinde gerçekleşiyor. Zaten bu adamlarla kim öğlen yemeği yemek ister, o ayrı.
Neyse, konu dağıldı.
Diyordum ki, grupça öğlen yemeğini geçtim, elinizde o gün bitirmeniz gereken bir kitap ya da onlarca makale, birini bitirip, diğerine başlarken ya kendi başınıza yemeğe iniyor, ya da oturduğunuz yerde poponuzu büyütmeye and içmiş gibi durmadan tıkınıyorsunuz.
İnsan dokusuna hasret bir iş bu doktora anlayacağınız.
Evet, sırf kendinizi geliştirmek için çalışıyorsunuz, biliyorum. Heeeeerkes bunu söylüyor.
Ama kimse de düşünmüyor ki, 'kendini geliştirme' denen olayın tanımını herkes kendine göre yapmıyor. Aramızda keyfiyen kendini geliştiren yok. Kendini geliştirme dediğin senin keyfine kalmış bir aktivite, değil mi?
Aksine. Bir sistem var ki, günde 10 saat çalışmadığın takdirde sana vicdan azabı çektirmeyi iş ahlakı olarak görüyor.
Eğer ki çalışmazsan, ileride işsiz kalacağını sürekli sana fısıldıyor. Kimsenin kendini geliştirmekten bahsettiği yok. Kimse işsiz kalacağını düşünerek onlarca saat çalıştığı günlerde 'Bak bugün de kendimi geliştiremedim, görüyor musun?!' diye korkacak zaman bulamıyor.
Bizim bölüm gibi bütün doktora öğrencilerine aynı bursu veren programlarda insanlar birbiriyle yarışmıyor.
Ama sen sürekli sistemle, zamanla ve kendinle yarışıyorsun. Haftasonu iş yapmadığın zaman, işin gücün aksamamış bile olsa, bütün bir hafta geriye dönüp 'Bu haftasonu çalışmadığıma inanamıyorum.' diyerek kendine yükleniyorsun.
Ya bu haftasonu çalışmadığım için işsiz kalırsam. Ya makalem bitmezse. Ya mezun olmadan yayın yapamazsam. Ya dönem ödevlerine zamanım kalmazsa. Ya doğru düzgün bir iş bulamazsam.
Asıl problem bu. Yoksa çalışmak, okumak değil. Kendini geliştirmek sadece ikincil bir sorun ve ikincil bir kazanç. Sistem böyle.
Böyle bir sistemin içinde hangimiz 'Çok mutluyum ki dört sene üniversite, iki sene master sonrasında beş sene eşşekler gibi çalıştığım doktora tahsilimden sonra istediğim gibi iş bulamadım; ama kendimi acayip geliştirdim.' diyebilir, o bir muamma.
Protestan olmadan Protestan iş ahlakı yüzünden vicdan azabı çektiğim Weber'in kulağına gitti mi acaba, ben ayrıca bunu da çok merak ediyorum.
Hayır, en komik tarafı, ben bunu konuşmak için gelmedim. Bugün Cino
şu haberi yolladı, 'Yorumun ne olacak?' diye.
Çok basit. Kadınlık ve erkekliğin, erkek egemenliği çerçevesinde açıklandığı bir toplum düzeninde, kadınların kendilerini döven kocalarına hak vermesi çok doğal. O kadınlar suçlu ya da salak değiller, onların içinde büyüdüğü, benimsediği, toplumun temeli olan cinsiyet anlayışı bu. O toplum içindeki yaygın cinsiyet anlayışı neyse, onlar da o toplumun birer bireyi olarak onu benimseyecek ve her şeyi ona göre yorumlayacaklar.
Şaşırtıcı değil diyeyim ya da. Üzücü mü, evet.
Ben bunu düşünürken, bugünkü okuma ödevlerimde bir makale gözüme çarptı, diyor ki 'Feministler, diğerlerini yargılamadıkça istedikleri toplum düzenini getiremezler.'
İngilizce'den tam çevirisi çok açıklayıcı değil, biliyorum. Yani, feministler, çocuk sahibi olduktan sonra işlerinden ayrılmayı tercih eden, kendi isteğiyle erken yaşta evlenen, ya da ne bileyim işte, Sex and the City izleyen (bu da benim takıntım) kadınların yaptığını yanlış olarak yargılamadıkça, kadınlar doğrunun ne olduğunu göremeyecekler.
Bunu söyleyen ünlü bir Kadın Çalışmaları profesörü.
Belki de işsiz kalacağıma dair hezeyanlarım yersiz yani.
Hayır, kendini bunda hiçbir sakınca görmeden her yerde 'feminist' olarak addeden biri olarak, ben neden başkalarını yargılamak hakkına sahibim ve bunu neden isteyeceğim, onu ben anlamadım. Bir de, kim ki her şeyin doğrusunu bildiğini düşünür, ben o kişiden korkarım.
Peki, 'Kocasından dayak yiyen kadınlar salak, ondan.' desem, bu ne işimize yarayacak? Onu da geçtim, benim bu söylediğim doğru bir tespit olacak mı yani?! Sorunu çözmek için hangi gerçekçi plana yönlendirecek bu 'tespit' bizi?
Üç, birbirini yargılayarak bir şeyleri düzeltebileceğine inananların başarı oranı ne olabilir?!
Bir de düşünürseniz yani, birilerini yargılamak ne kadar kolay. Oh, suçu, kocasından dayak yemeği kabul eden kadınlardan, karısına dayak atan adamlardan, ondan, bundan bulursunuz, dayak atan kocaların kulağını çekip eve yollar, kadınlara da 'Kendine sahip çık.' dersiniz, olayı çözer...misiniz yani?!
Hatanın kadınlara bunları öğreten babalar ve annelerin, erkeklerin sırtını sıvazlayan erkeklik modellerinin, sadece kadınları geçtim bütün vatandaşı korumayı bilmeyen güvenlik güçlerinin, bütün hepsinin içinden çıktığı sistemin olduğunu söylememize gerek kalmıyor mu yani?!
Eninde sonunda, hepimiz içinde bulunduğumuz sisteme ayak uydurmaya çalışıyoruz.
Ama kimsenin parmağını sıkıştırdığı kapıdan, kapıyı suçlayarak kurtulamayacağı belli.
Bunu da söyledikten sonra, sizi topluca devrime davet ediyorum.
Çünkü bu hafta, inanın, çok işim var.